Bir Kitap ve Bir Mekan: GÖBEKLİ TEPE Müslüm Üzülmez

Share Button

Bir Kitap ve Bir Mekân: GÖBEKLİ TEPE
Müslüm Üzülmez
10 yıl önce okuduğum bir kitabı ve bu kitabın yazılışına neden olan gizemli bir mekânı anlatmak istiyorum. Beni buna sevk eden şey, Tel Aviv Üniversitesi’nden Prof. Avi Gopher ve Doktora adayı Gil Haklay’ın, Göbekli Tepe’de yer alan yapıların “tutarlı bir geometrik desene göre” tasarlandığı şeklindeki açıklamaları oldu. (Gazete Duvar/16 Mayıs 2020)
Haberi okuyunca içimde GÖBEKLİ TEPE(*) kitabını yeniden okuma isteği uyandı ve yeniden, keyifle okudum. Kitabı Klaus Schmidt kaleme almış. Kendisi, hem Göbekli Tepe’nin mekân olarak yerini keşfeden, hem de arkeolojik kazılarda sorumluluk alıp kazıları yöneten saygın bir bilim insanı. Böyle olunca da kitabın bilimsel değeri ve anlatılanlar daha fazla önem kazanıyor.
Kitabın merkezinde, Bereketli Hilal’ın sınır bölgesi olarak tanımlanan Yukarı Mezopotamya’da Urfa il sınırları içerisinde yer alan Göbekli Tepe buluntu alanı yer almaktadır. “Yukarı Mezopotamya kavramı ile Türkiye’nin güneydoğusunda, güneydeki Türkiye sınırına kadar uzanan Fırat ve Dicle arasındaki dağlık bölge tanımlanmaktadır.” (s.51) Bölge Kürt coğrafyasıdır. Göbekli Tepe sözcüğünü bölgenin kadim halkının dili olan Kürtçedeki çevrisi “Girnavik”tir. Ama yakındaki bir köyden dolayı “Xırbêreş” (Karaharabe) diyenler olsa da tarihteki ve halk arasında söylenen ismi “Girê Miraza”, yani Dilek Tepesi’dir. Zaten günümüzde de burası halen bir ziyaret yeridir.
Klaus Schmidt, en eski tapınağı yapan Taş Çağı avcılarının gizemli kutsal alanı Göbekli Tepe üzerine yazdığı bu kitabında, arkeolojik araştırma sonuçları ile kişisel izlenimlerini birleştirmiş. Kitabı okumaya başladığımızda, arkeoloji ile ilgili bilgilerin, kavramların, buluntu ve anlatıların sadece Göbekli Tepe ile sınırlı olmadığını, o döneme tarihlenen Çayönü (Qoteberçem), Newala Çori (Ölüm Vadisi) gibi tarih öncesi mekânları da kapsadığını görürüz. Bu nedenle kitabı okumanızı öneririm. Okuduğumuzda, Kuzey Mezopotamya’yı biraz daha iyi tanımış/anlamış oluruz diye düşünüyorum.

Göbekli Tepe’de yapılan çalışmaların ve ortaya çıkartılan buluntuların anlamını, kitabın Türkçe baskısına yazdığı önsözde Klaus Schmidt zengin ifadelerle özlü bir şekilde çok güzel anlatmaktadır:
“Yaklaşık 12.000 yıl önce, Fırat ve Dicle Nehirleri arasında kalan bölgede, insanlık tarihinin en önemli değişimlerinden biri yaşanmaktaydı. İnsanoğlu avcı-toplayıcı bir yaşam tarzından, yerleşik hayata, çiftçi-üretici düzene geçmek üzereydi. Binlerce yıl öncesinin avcı toplayıcılarının bu geçiş döneminde, sandığımız gibi mütevazi ve basit bir yaşam tarzıyla yetinmemiş olduklarını, aksine, görkemli bir evre yaşadıklarını, Göbekli Tepe’de bize bıraktıkları izlerde görebiliyoruz. Göbekli Tepe’nin etkileyici anıtsal buluntuları yetkin bir taş işçiliğini yansıtmakta, taş üzerine kabartma tekniğiyle yapılarak aktarılan motiflerin içerik zenginliği ise karmaşık bir düşünsel düzeye ulaştığını göstermektedir.
Tüm bu bulguların yanında, eserlerin nitelik ve nicelikleri gözlemlendiğinde, rastlantısal değil düzenli bir tekrarlama şeklinde saptanabilen büyük boyutluluk, anıtsallık ve sayısal yoğunluk, arka planda olması gereken gelişkin sosyal düzenin, organizasyon ve koordinasyon kabiliyetinin ipuçlarını vermektedir. 12.000 yıl öncesinden günümüze ilettiği bu kapsamlı bilgi hazinesi ile, geçmişimizin önemli bir zaman dilimi hakkında daha önce düşünmemizin dahi mümkün olmadığı soruları üretebilmemizi sağlayan Göbekli Tepe, emsalsizliği ile biz bilim insanlarını olduğu kadar, belki daha da fazla, bulunduğu toprakların insanını etkileyen, haklı olarak gururlandıran eşsiz bir değer.” (s.11)
Göbekli Tepe’de yaşayan atalarımız, yaptıkları gizemli bu yapıyla, sanki “kim olduklarını, ne yapabileceklerini ilgili çevreye göstermek ve anlatmak” (s.137) istemişler. Kazılar sonucu ortaya çıkartılan görkemli yapılar, “bölgedeki tüm insanların uzun bir zaman diliminde çalıştıkları ve çok daha uzun bir zaman diliminde buradaki kült törenlerini ziyaret etikleri bir kült merkezi” (s.113) olduğunu göstermektedir. Kısacası, atalarımız burada daha çok dinsel özelliği ön planda olan bir yer yapmışlar ve yapıdaki büyüklük, genişlik ve anıtsallık da bütün ihtişamıyla bunu bizlere göstermektedir. Düşünme sınır tanımaz ya, her türlü yoruma açık olmakla birlikte, Göbekli Tepe’ye bir tür Kâbe diyebiliriz.
“Zamanın derinliği kültürel bellekte kendisini gösterir.” (s.223) Göbekli Tepe’nin çevresinde yer alan Çayönü, Newala Çori, Tell Abr… ve henüz daha bilmediğimiz pek çok diğer yerdeki insanların avcı-toplayıcı toplumdan yerleşik topluma geçme sürecini gerçekleştirmekte olduklarını ve yerleşik hayata geçerken de bu görkemli yapıları inşa etmeye devam etmiş olabileceklerini söyleyebiliriz. Burada “belirli bir nedenle, hep birlikte ya da temsilcileri tarafından ritüellerini gerçekleştirmişlerdir.” (s.280)
“Ancak tanrısal özün (numen) daha Göbekli Tepe’de henüz isme (nomen) dönüşüp dönüşmediğini; burada sadece ruhlar, cinler ya da diğer transzendental (aşkınsal) güçlerin sahneye çıkıp çıkmadığını; ya da tanrılar ve tanrıçaların da bunun içine karışıp karışmadıklarını, taş kaynaklarımızın özellikleri nedeniyle belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz.” (s.285) Ama Klaus Schmidt yine de bir bilim insanı olarak “bilme” konusundaki umudunu yitirmez, şöyle yazar:
“Göbekli Tepe’de rastladığımız ve her kazı döneminde daha da artan hayvan desenlerinin, …İlk Neolitikteki işaret ve sembol konusundaki bilgilerimizi artıracağı ve böylece de günün birinde belki de taşlardaki resim belgelerini söz dizimiyle ve bununla bağlı olarak da söylenmek istenenleri anlayacak konuma gelebileceğimiz umuduyla çalışmaktayız.” (s.234)


Tel Aviv Üniversitesi’ndeki araştırmacılar Prof. Avi Gopher ve Gil Haklay’ın Cambridge Archaeological dergisinde yayımlanan Göbekli Tepe’deki yapıların “tutarlı bir geometrik desene göre” tasarlandığı şeklindeki açıklamalarına gelince; ben, ancak şunu söyleyebilirim: Göbekli Tepe’de Taş Çağı Tapınağı’nı yapanların günümüz geometrisinden haberleri yoktu, ama bu anıtsal yapının nasıl ve hangi şekilde yapılacağını, devasa “T” başlı dikili taşları yapının hangi kısmına ne şekilde ve kaç tane dikileceğini, taşlar üzerine kabartma tekniğiyle hangi hayvan veya sembollerin yapılacağını çok iyi biliyorlardı. Çünkü bu görkemli yapı ve yapı içerisinde yer alan dikili taşların onların yaşamında çok derin bir anlamı vardı, bunu da Klaus Schmidt’in çalışmalarından biliyoruz.
(*)Klaus Schmidt, Göbekli Tepe, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, (Çev: Rüstem Aslan), 2007 İstanbul, 318 sayfa.